Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!

Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!, Psikanaliz, film analizi, mitoloji analizi, psikiyatrist, ithakaya yolculuk, bebek psikolojisi, Psikanalitik Terapi, bebekleri anlamak,mitoloji, psikoloji, yas

Dr. Caner Bingöl
Terapist

Marmara Üniversitesi GSF, Sinema-TV

‘Nutuklardan bunalmış bir kadın,
çökmüş göğsünden çıkaıip
çürümüş fotoğrafını oğlunun, öpüp
volta atıyor kokuşan kaldırımlarda…
sesi kendine uzak, yabancı kulaklarda
sonsuz bir nakarat gibi
takip ediyor yorulmaz bedenini…
….

Ben kimim şimdi,
çocuklarım nerede,
nerede o peşimden koşan dostlar?
Battıkça batıyor gemi,
bu şatafatlı yıldız yağmuru
bu tufan, nereden çıktı ansızın,
nereden çıktı bu karanlıklar,
kim çaldı gözlerimden güneşi,
dudaklarımdan narı, kim çaldı?
Gemi battıkça dökülüyor her yanım,
battıkça kirleniyor toprak…
Yükselmek istiyorum,
yükselmek istiyorum ışığa
-her yanım boşluk-
Kimim ben simdi,
nerede defne taçlarım,
yasemin kolyelerim,
çocuklarım ve hayat nerede?’

Temmuz, 1995 Lefkosa
(Tamer Öncül’ün Gündüz Düşleri başlıklı kitabından, ‘NUTUK’ şiirinden)

Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!-
Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!-

Hazzımıza hız kattıkça mı tadı artıyor zamanın yoksa hız kestikçe mi üşüyor ruhlarımız? Don Quijote son saati geldiğinde, ölümünde hazır bulunan noter şöyle not düşüyordu tarihe: Yatağında huzur içinde öldü! Don Quijote yaşamış ve öyküsünü trajik bir zaferle noktalamıştı. Müthiş bir “an”! Ya biz sesler ve renkleri bir türlü bir araya getiremeyen acemi ömürler, acaba hangi mezatta ve nasıl bir “an” yaşayacağız?

15.yy.da yasamış İspanyol hukukçu ve eğitimcisi, St. Bernardo’ya göre, eğitimin, toplumsallaştırmanın ya da daha özgün tanımlamayla, insanı ‘olgunlaştırmanın’ 
amacı, insana-bireye, diz çökmesini, onurunu pazara çıkarıp satmasını, kişiliğini, yüz ifadesini, mimiklerini yeniden düzenlemesini, dilini tutmasını, yürüyüşünü ayarlaması, gülmesini ve sırıtmasını dizginlemesini ve sıklıkla avucunu yalamayı bilmesini… öğretmektir. Burada eğitim ve olgunlaştırma, disiplin, itaat-boyun eğme, sadakat gibi aynı anlamlara gelmekte ve temel sorun, ‘küçük vahşinin’ (çocuğun), aile içinde, okulda, çalışma alanlarında, din ve diğer tüm devlet kurumlarında, eğitilmesini (koşullandırılmasını), kişiliğinin denetim altına alınmasını içermekteydi. 
Bu, ’küçük vahşi’nin süreci sanki “modernleşmenin-aydınlanmanın” da özeti gibidir…
 15.yy İspanyası’ndan günümüze değin geçen 500 yıllık bir dönem süresince, insanın 
eğitim, olgunlaştırma ve toplumsallaştırma mantığında, St.Bernardo’nun yaptığı tanımlamadan bu yana pek de önemli bir değişiklik olmamış gibidir… Bugün bile, hemen hemen tüm politik düzenlerde, insanların toplumsallaştırılma sürecini belirleme gücünü ellerinde tutanlar, genelde, insana hep olumsuz-negatif-
ve potansiyel bir suçlu bir varlık olarak yaklaşırlar.

Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!--
Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!–

Kelimelere ancak istenilen bir şey yok olduğunda ihtiyaç duyulur ve eğer etrafımızdaki dünya ‘gereken’ her şey ile donatılmış olsaydı kelimelere gerek duyulmayacaktı. Kayıp olmayan yerde dil de var olamaz!

Genel anlamıyla yas tutma; anlamlı ötekinin kaybı sonrası verilen tepkilerdir; bu yas tutma tepkisi, bir yandan nesnenin kaybına karşı olan tepkileri içeren, diğer taraftan da kayıp nesnenin gerçeklikte artık var olmadığı dış dünyaya yeniden uyum sağlamaya yarayan bir süreç. Freud yas tutma sürecini, Psikanaliz Üzerine Beş Ders’te (Five Lectures on Psycho-Analysis) normal bir duygusal süreç olarak (1909) ve Yas ve Melankoli’de (1917) sevilen bir kişinin ölümüne karşı yetişkinlerde oluşan tepki olarak tanımlamıştır. Freud’a göre, burada kaybın gerçekliği ile kaybedilen nesneden libidinal yatırımı çekmeme arzusu arasında oldukça güçlü ve acı verici bir mücadele vardır ve normal şartlar altında yas süreci tamamlanınca gerçeklik bu mücadeleyi kazanmış olur. Ancak her zaman yas tutma süreci izlemesi gereken normal yolu takip etmez. Bazen kayıp ele alınamayacak derecede yıkıcı, şiddetli duygular yaratabilir ya da zamansal açıdan uzayabilir ya da psişedeki başka hareketler kronik hale gelmiş olan yasın çalışılmasına engel olabilir.

“Yas konuşulamaz kaldığı sürece kayba dair olan öfke, kabul edilemez biçimde katmerlenir.” (J.Butler, Queer Tahayyül)

İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı, evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur. En gelişmiş canlı olan (!) insanın yine insan tarafından incelenmiş olması bunun başlıca nedeni olsa gerek. İnsan kendisini ve gerçekliği ancak dilin verdiği dolayım sayesinde düşünebilir. Bilinçdışımız, dil gibi yapılaşmıştır! İnsan biyolojik bir varlıktan kültürel bir ‘özne’ olma yolunda, temel dürtülerine toplumsallaşmış tatminler aramak suretiyle ilerler. Her kültürel isteğin ardında bilinçdışı bir arzu yatar…

Türümüzün dört-buçuk milyar yıl olduğu düşünülen gezegen tarihinin yaklaşık ancak son yüz-yüzelli bin yıllık zaman diliminde ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Anlaşılan evren tarihinin oldukça yeni sayılabilecek doğal oluşumlarından biriyiz. Üstelik paleoarkeolojik verilere bakarsak türümüzün ilk örnekleri otuz bin yıl gibi kısa bir zaman öncesine kadar başka bir insansı türle paylaşmış olmalı dünyayı; homo neandertalis’le. Neandertallerin biz homo sapienslerle giriştiği evrim yarışında doğal olarak ayıklandığı kabul ediliyor…

Anlaşıldığı kadarıyla bedensel olarak bizden daha güçlü olan neandertaller aynı zamanda konuşma yeteneğine sahipti muhtemelen (Broca). Yani anlaşılan, düşünebilme özelliğimize de sahipti neandertaller. Peki ama neandertaller niye kaybetti evrim yarışını?

Artık yeteri kadar rasyonelleşen akıl, insanın elinde kalan son birikimlerinden biri olan dili ve geçmiş tarihi anlama ve anlatma olanaklarını da teknolojinin nesnesi konumuna getirmeye ve kodlamaya başlamıştır. Dilin, bu enformasyon mantığına göre basitleştirilip yeniden düzenlenmesi hem günlük yaşamdaki anlatımı, bilgiyi ve hem de bunun uzantısı olan düşünmeyi ve psişik yapıyı yeniden değiştirmeyi zorunlu kılmıştır. Yine bu süreç içinde Max Weber’den Horkheimer’a kadar uzanan araştırmalarda bilinen normların ve değerlerin giderek ayni anda birden çok anlama gelmeye başladığı ve bu çok anlamlılığın, günlük yaşamı bir mitolojik ortama dönüştürdüğü ve uzun bir serüvenden sonra insan aklının yeniden mitolojinin içine girmesine neden olduğu tartışılmaktadır. Başka türlü bir söylemeyle, bugünün yaşamına egemen olmaya başlayan değer ölçülerinin, normların, tarihsel izleri bulunmadığı gibi modern dönemlerin tarih biliminin verileri de bugünün yaşamını açıklamaya yetmemektedir. İçinde bulunduğumuz durumu tarihsel bilgilerimizle açıklamayamadığımız gibi yine bilebildiğimiz tarih birikimiyle gelecek üzerine çıkarsama yapabilecek konumumuz kalmamış, özcesi, yönelim yeteneklerimiz bozulmuştur.

Politik toplumsal gelişmeler, insanların psişik yapılarında giderek artan yoğunlukta yabancılaşma-anomie, güçsüzlük, korku, yalıtma, ben bilincinde çeşitli nicel, nitel boyutlara varan bozukluklar ortaya çıkarmaktadır. İnsan yasamı anlamsızlaşmakta; insanlarda genel bir de-realizasyon de-personalize ve ağır paranoid durumlar ortaya çıkmaktadır. Artık psikiyatrinin bilinen sınıflandırmaları, tanımlamaları değişirken, çeşitli görünümleriyle otizm, ileri kapitalist, post modern dönemin depolitize olmuş uyuma zorlanmış insanın gösterdiği son bir savunma tepkisi olmuştur. Günümüzün, bu ölümcül toplumsal, politik stratejisinin, politik-psikolojik izdüşümü olarak ortaya çıkmaktadır otizm. Örneğin Woody Allen’in 1983’de “Zelig” ve Dustin Hofmann’in “Yağmur Adam” filmlerinde isledikleri-eleştirdikleri konuların, politik psikolojik boyutu böylesi bir bağlam içinde tarihsel yerine oturmaktadır.

Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!---
Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!—

Bellek, en iyi biçimde tarihin yeniden kurulması değildir. Geçmişte gerçekleştirilen tüm etkinliklerin bilgisi, ancak onların bıraktığı izlerden yola çıkarak edinilebilir. İzlere bakınca bizi götürdüğü yer bir ara bölge; gölge oluyor sanki. Gölgemiz; insan soyuna dair tüm öykülerin başladığı bir yer gibi, boşlukta asılı duran ve sahibinin temasına ihtiyaç duyan muhtaç bir başlangıç hareketi gibi, kanayan ve/veya kabuk bağlayan y-aralarımızın kendimize dair ne varsa bizi sürüklediği bir karanlıktan ışığa ulaşma pratiğidir belki de! 

“ İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu… bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar…” 

Üzerimize çöken büyük büyük ağırlıklara rağmen, kafamızda canlanan bu geçmekte olan ruhlara rağmen, geleceğin geçmişini, rağmen, yapmamız gerekiyor. Tarihe not düşmenin, yolculuğa çıkmanın tam zamanıdır. Yeniden kurmaya çalıştıkları sahte tarihi; belleğimizde asılı duran uğradığımız prestij, hak, hukuk, ekonomi, sosyal yaşamsal kayıplarımızın gerçek tarihi ile yüzleştirmenin zamanıdır. Winnicotyen kavramlarla belirtirsek, kapsanan mekanda, sınırsız sevgi, sınırsız mutluluk ve sınırsız çatışmazlığa ulaşmak için ‘kötüyü’ dışarıda tutma eğilimi olmaktadır. Böylelikle dışarıda kötülük, doğru olmayan şeyler varken, içerisi temiz ve doğrudur(D.Ribas,PUF,Paris, 1999).

Birçok insanın nasıl atalarının travmatik imgelerinin taşıyıcısı olduğu artık hiç kimseyi şaşırtmıyor. Geçmişte, imgeleri “emanet bırakmak” fikri en iyi “yerine geçen çocuklar” denileni tahlil ettiğimizde kurgulanabilirdi. (Cain ve Cain 1964; Poznanski, 1972; Volkan ve Ast, 1997). Emanet bırakılan travmatik imgeler psikolojik genler gibi çalışır. Kişi, ebeveynelerini veya atalarını kendi doğumundan önce oluşturulmuş travmayla birleştirilen kayıpların yasını tutmaya mahkum edilebilir veya kişi kendi içinde taşıdığı ebeveynlerinin veya atalarının yaralı imgelerini tamir edecek ve onlara ait çaresizlik ve küçük düşürülmüşlüğü ters çevirecek hareketlerle zihnini meşgul edebilir. Bu tür psikolojik süreçlerin farkına varmak onlarla ilgilenmek için terapotik stratejiler oluşturmakta yardımcı olurlar(Volkan, Ast ve Greer, 2002.).

Emmanuel Levinas, etik üzerine çalışmalarının birinde şöyle bir saptamada bulunur: Tanrı Kabil’e kardeşi Habil’in nerede olduğunu sorduğunda Kabil’den şu öfkeli cevabı alır: ˜Ben kardeşimin bekçisi miyim? ‘Levinas’a göre, her türlü ahlaksızlık, Kabil’in bu öfkeli cevabıyla başlamıştır. Çünkü bu cevap, ötekine karşı sorumlu olmamanın, dolayısıyla ötekini göz ardı etmenin bir sosyal ethos olarak yerleşmesine imkan tanımıştır. Bu açıdan, Levinas’ın ima ettiği, günümüz dünyasında ötekine ilgisiz kalma, temel bir etik meseledir ve bunun aşılması, ötekiyle ilgilenmek, bir ˜ahlaksız” tutumu da ortadan kaldırmak olacaktır.

O zaman, Levinas’ın Kabil-Habil hikayesindeki temel mesele, kardeşe karşı sorumluluğun, son tahlilde baskıya dönüşebilecek bir dozu içerme olasılığıdır. ˜Paradoksâl olarak nitelediğim husus, bu olasılıkla bağlantılıdır: Kardeşime (komşuma, ötekine…) sorumluluk dozum az olduğunda, ˜ilgisiz” biri olarak ˜ahlaksız” bir konuma gelebilirim; sorumluluk dozum yüksek olduğunda ise bu defa ˜baskıcı” biri olarak ˜ahlaksızca” davranmış olabilirim. Özellikle bir cemaat yapısı içinde yaşamaya devam ettikçe, bu paradokstan kurtulmam hemen hemen imkansızdır.

Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!
Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!

Tanrı’nın Kabil’e sorduğu sorudan başka bir de öğüdü var: ˜Komşunu kendin gibi sev! Ama bu öğüt şöyle bir soruyla karşılaşmıştır: ˜Komşum kim?” Bu sorunun denetim toplumunun kaçınılmaz bir sorusu olduğu söylenebilir. ˜Komşum kim?” sorusu, aslında komşumun ne şekilde kodlanmış şifrelenmiş olduğuna dair bir merakın dürtüsüyle davrandığımı açık eder.

‘İnsanı mahkum edebiliyorsunuz ama yaşamı asla’. O bir yolunu bulup sızıyor günü birlik tüm biçimlere. Bir can acısının seyir defterini tutuyorum. Bütün kapılar sıkı sıkıya kilitleniyor önümde. Nesnelere küsüyorum, insanlar ne ki!

‘Her insan, her zaman için geçmişte bir yerde, bir an olsun yaşanmış veya mahrum kalınmış bir şeylerin izlerini taşır çocukluğumuzdan.’ En uzun yolculuk zamana karşı çıkılandır ve hepsi ölümlü bir kadından dünyaya gelen çocuklarımızdır.

Hız arttıkça haz artıyor ve ruhumuzdaki hayvan aç kalmasın diye, batıda bir yerlerde zaman ile ödeşiyoruz durmadan!

* DSM-5’te “Majör Depresif Atağın” E Tanı Ölçütündeki “yastan sonra 2 ay” koşulu kaldırılmıştır. DSM-4-TR’de “Majör Depresif Atağın” E tanı ölçütü şöyledir: “Bu semptomlar yas’la daha iyi açıklanamaz, yani sevilen birinin yitirilmesinden sonra bu semptomlar 2 aydan daha uzun sürer ya da bu semptomlar, belirgin bir işlevsel bozulma, değersizlik düşünceleriyle hastalık düzeyinde uğraşıp durma, intihar düşünceleri, psikotik semptomlar ya da psikomotor retardasyonla belirlidir.” DSM-5’te bu madde tümden kaldırılmıştır. Pek çok araştırma yas durumundaki belirtilerin 2 ay değil 1 yıl ya da 2 yıl sürebildiğini göstermiştir. Yani DSM-4-TR’deki 2 ay süresi, DSM-5’te müsait bulunmamaktadır. Yine araştırmalar yitik yaşayan bireylerde majör depresyonun ortaya çıkma olasılığının daha fazla olduğunu göstermektedir. Ayrıca oluşan majör depresif tablonun tedavisi de hasta yitik yaşamış olsun ya da olmasın aynı biçimde yapılmaktadır. Böylece DSM-5’te, 2 aylık yas süresinin işlevsel bir değerinin olmadığına kanaat getirilmiştir. DSM-5’in görüşüne göre, kişi yas içinde olsun ya da olmasın önemli olan onun içinde bulunduğu durumdur. Görüldüğü gibi yas süresi 2 haftaya inmiştir. Dolayımıyla artık yas daha kolay tanımlanabilen bir tıbbi hastalık (MDB) haline gelmiştir. Bu yazı çağrışımını bu temelden alarak yazılmıştır.

İlgili Diğer Yazılar

İlişkilerin Aritmetiği: Gündelik İlişkilerin Dinamiği üzerine

Yetişkin Psikoterapisi ve Bebek Araştırmaları

Terapin Faydaları

Öznelliklerarası Psikanaliz

Psikanaliz ve Film Analizi Üzerine

Utanç Duygusu ve Psikolojik Gelişim

Terapiye Dair

Yılkı: Şiir Analizi

Freud’un Teorisinde Ölüm ve Ölümlüğün Yeri

Dedemin İnsanları Film Analizi

Psikanalizle ilgili Kitap Önerileri
Hiçkimsenin Sınırında: Ithaka Yeniden!, Psikanaliz, film analizi, mitoloji analizi, psikiyatrist, ithakaya yolculuk, kayıp psikolojisi, Psikanalitik Terapi, içsel yolculuk, psikoterapi, yas psikolojisi, kayıp